Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’ndan
Bir Seçki
Türkiye’de görsel sanatların 19. yüzyılın sonundan 1950’lere uzanan yolculuğu, toplumun görsel belleğini ve imge dünyasını inşa etme iradesidir. Söz konusu dönem, resmi tarih anlatılarının ileri sürdüğü gibi salt devlet eliyle yürütülen bir ‘ulusal kimlik kurma’ projesi olarak okunmamalı; sanatçıların her türlü kurumsal sınır karşısında kendi bağımsız dünyalarını var etme mücadelesi olarak izlenmelidir. Nitekim Türkiye’de sanat tarihi, Batı’daki gibi birbiri ardına doğan doğrusal akımlarla değil, sanatçıların kendi bağlarıyla kurduğu dinamik gruplaşmalarla biçimlenir. Tarihsel süreç, modernleşmeyi Batı’dan alınan hazır kalıpların düz bir aktarımı ya da sığ bir kopyacılık olarak gören dar anlayışlarla hesaplaşarak ilerler. Türkiye’de resim ve heykel, kendisini kuşatan taklitçilik tartışmalarının yarattığı iç gerilimden beslenerek; Batı’nın biçim dillerini yerel düşünce dünyasıyla çarpıştıran, eleştirel bir deneyime dönüşür. Bu deneyim, yüzyıl sonunun fotoğraftan beslenen ilk dingin mekân algısından, 1882’de Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kuruluşuyla şekillenen sivil ve figür odaklı kurucu eğitim hamlesine, oradan da 1914’te İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’yle birlikte kadın sanatçıların üretim alanına kurumsal düzeyde dahil oluşuna kadar uzanan köklü bir kimlik arayışını barındırır. 1929’da Müstakiller ve 1933’te “d” Grubu ile kübizmin ve konstrüktivist eğilimlerin, Atatürk Türkiye’sinin modernleşme vizyonuna düşünsel bir biçimcilikle dahil edilmesi; 1940’larda ise akademi reformunun ve Léopold Lévy’nin açtığı yoldan yürüyen Yeniler Grubu’nun, kurumun bu mutlak egemenliğine karşı yerel konuları ve toplumsal gerçekçiliği yükseltmesi bu estetik arayışın yönünü tayin eder. 1950’lerin yapısalcı olgunluğundan günümüze uzanan süreçte, bu estetik inşa her on yılda farklı bir gerçeklik katmanıyla genişler: 1960’lı ve 70’li yıllarda biçimsel arayış sanatı bir toplumsal tanıklık ve direnç alanı olarak yeniden konumlandırır. Biçimin rasyonel inşası yerini sokağın ve politikanın dinamizmine bırakırken, sanatçı toplumsal belleğin aktif bir parçası haline gelir. 1980’li yıllarla birlikte bu kolektif anlatı, yerini bireysel mitolojilere ve öznel hikâyelere bırakır. Komet, Neşe Erdok gibi isimlerin öncülük ettiği bu dönemde figür, toplumu anlatan bir temsilci olmanın ötesine geçer ve insanın iç dünyasındaki parçalanmışlığın ve metafiziksel sorgulamaların bir ifadesine dönüşür. Modernlik, dış dünyaya bakmaktan vazgeçip bireyin kendi hakikatini inşa etmeye odaklanır. 1990’lı yıllardan itibaren ise sanat, giderek tuvalin ve mekânın sınırlarını zorlayarak çok sesli bir güncel sanat diline evrilir. Önceki dönemlerde kurulan kimlik ve aidiyet kavramları bu evrede sorgulanır, parçalanır ve yeni medya olanaklarıyla yeniden kurgulanır.
Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’ndan derlenen bu seçki, Türkiye’de modern sanatın üslupsal eklemlenmelerini ve tarihsel kırılma noktalarını kurumsal bir bellek düzleminde bir araya getiriyor. Birbirinden bağımsız zamanlarda koleksiyona dahil edilen yapıtlar, yan yana geldiklerinde Türk resim ve heykel sanatının 19. yüzyıl sonundan günümüze uzanan omurgasını sarsılmaz bir kavramsal haritaya dönüştürüyor. Bu harita, Paris-İstanbul hattında kurulan düşünsel ve estetik diyaloğun genetik kodlarını yansıtırken; batılı modern akımların ülkenin bu en köklü sanat kurumunun eğitim programına dahil edilerek yerellikle bağdaştırılması sürecini ve köklü bir geleneğin ilerici dönüşümünü görünür kılar.
Bu seçki Türkiye resim ve heykel sanatının yönünü tayin etmiş köşe taşı toplulukları ve ekolleri aynı kurumsal bellek düzleminde buluşturuyor. Sergi boyunca izlenen hat, Şevket Dağ’ın mimari cephelerinde ve cami iç mekân kurgularında somutlaşan rasyonel yapı kurma iradesiyle geleneğin mekânını modern bir bakışla yeniden tarif ederken, İbrahim Safi’nin erken dönem akademik-klasik arayışları ve açık hava duyarlılığıyla buluşur. Bu mekânsal bilinç, “d” Grubu çatısı altında birleşen Halil Dikmen, Sabri Berkel, Eren Eyüboğlu ve Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi öncülerin akademik normları sarsan kübist-yapısalcı müdahalelerine ve fovist grafik istiflerine uzanır. Biçimin bu radikal dönüşümü, akademik normları karşı doğanın geometrik inşasını savunan Müstakiller’in analitik arayışından beslendiği gibi; sokağın ve halkın gerçeğine odaklanan, kurumsal egemenliğe karşı ilk hamlesini “Liman” sergisiyle açan Yeniler Grubu kurucusu Nuri İyem’in portrelerinde ve bu toplumcu çizgiyi bütünüyle sahiplenen İbrahim Balaban’ın destansı kompozisyonlarında kendini göstererek resmi emeğin ve toplumsal tanıklığın direnç alanına taşır.
Mekânsal bilincin bu genişlemesi, Leyla Gamsız’ın lirik anlatım dili üzerinden Paris Ekolü bünyesinde süzülen Abidin Dino, Selim Turan, Avni Arbaş ve Fikret Mualla’nın lirik ve lekesel soyutlamalarına, oradan da Ferruh Başağa ve Adnan Turani’nin geometrik ve lekeci soyut dünyasına evrilir. Doğayı ve kenti şehrin nefes alıp veren canlı hafızasına dönüştüren bu evrilmenin kavramsal aksı; mekânın rasyonel inşasından başlayarak yüzeyde planlara bölünen formun, 1950’lerde kurumsal yapıyı sarsan soyut dalgadan ve akademinin getirdiği metodolojik akıldan geçerek; Paris Ekolü’nün şiirsel duyarlılığını taşıyan Komet’in insanın iç dünyasındaki metafiziksel sorgulamalarını tescilleyen düşleriyle buluşma hikâyesidir.
Gürdal Duyar’ın heykelindeki plastik hacim ve çıplak figür arayışı, 1970’lerin sonunda tuvalin sınırlarını zorlayan kavramsal ve fotogerçekçi çıkışlarla eşzamanlı olarak, bu inşayı mekânın ve topografyanın sınırlarından çıkarıp doğrudan insan bedeninin somut gerçekliğine taşır. Bu geçiş, sanatın bir temsil aracı olmayan, formun kendi hakikatini aradığı bir alan açar.
Terakki Vakfı’nın yıllar içinde süreklilik taşıyan bir duyarlılıkla bir araya getirdiği çok geniş dönemleri kapsayan zengin koleksiyon, bir eğitim kurumunun asli faaliyetlerini sürdürürken görsel sanatlar, tiyatro ve müzik alanında üstlendiği hamiliğin, Türkiye’nin kültürel sermayesine yaptığı uzun soluklu katkının bir yansımasıdır. Sergide buluşan 39 tablo ve 5 heykel, bu estetik hafızayı geçmişin sessiz birer belgesi olarak kalmaktan kurtararak bugünün mekânında yeniden konuşmaya açar. Estetik Hafıza sergisi, akımlar ve dönemler arasındaki bu derin diyalogla coğrafyanın görsel hafızasını kuramsal bir netlikle okuyan, bir vakıf okulunun sanata yaptığı yatırımlarla toplumsal bellekte açtığı alanı yarına aktaran rafine bir seçkidir.
Nazlı Pektaş